Firavunların hüküm sürdüğü antik Mısır'ın altın sarısı kumlarında, kavurucu güneşin altında sessiz bir yürüyüşe çıkalım. Nil nehrinin bereketli kıyılarında, toprağın derinliklerine doğru insan silüetini andıran tuhaf, etli bir kök uzanır. Toprağın üstünde ise geniş yaprakları, morumsu beyaz çiçekleri ve olgunlaştığında etrafa bayıltıcı, tatlı bir koku yayan sarımsı meyveleriyle rüzgarda hafifçe salınan bir bitki durur. Botanik dünyasında mandragora officinarum olarak adlandırılan, efsanelerde ve kadim Anadolu topraklarında ise adam otu ismini alan bu gizemli bitki, insanlık tarihinin en korkutucu, en çok arzulanan ve üzerine en çok mitoloji inşa edilen şifa kaynaklarından biridir.
Tarihin tozlu yapraklarını aralayıp milattan önce bin beş yüzlü yıllara, antik Mısır'a gittiğimizde, ünlü Ebers papirüsünün sararmış parşömenlerinde bu bitkinin izine rastlarız. O dönemde şifacılar, adam otunun insan zihnini sakinleştiren ve ağrıları uyuşturan gücünün farkındaydılar. Hatta çocuk kral firavun Tutankhamun'un o muazzam hazinelerle dolu mezarında bile, öbür dünyada ruhuna huzur getirmesi ve ağrılarını dindirmesi inancıyla adam otu kökleri bırakılmıştı.
Zamanın akışıyla Akdeniz'in serin sularını aşıp antik Yunan ve Roma'nın mermer sütunlu sokaklarına adım attığımızda, bitkinin gücü mitolojiyle harmanlanır. Antik Yunan'da bu bitki öylesine baştan çıkarıcı ve güçlü sayılıyordu ki, güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit bazen mandragoritis, yani adam otu hanımı unvanıyla anılırdı. Roma imparatorluğu'nun savaş meydanlarında ve ilkel hastane çadırlarında ise adam otu, cerrahların en büyük yardımcısıydı. Birinci yüzyılın efsanevi hekimi Dioscorides, yazdığı muazzam tıp ansiklopedisi De materia medica'da adam otu kökünün şarapta kaynatılmasıyla elde edilen iksirin, ameliyat edilecek hastaları taş gibi derin bir uykuya daldırdığını detaylarıyla anlatıyordu. Romalı askerler, uzuvları kesilirken veya derin yaraları dağlanırken, bu insan görünümlü kökün içindeki gizli kimya sayesinde acı hissetmiyorlardı.
Ancak Roma'nın aydınlık çağı kapanıp orta çağ Avrupa'sının sisli, veba kokan, karanlık ve dar sokaklarına girdiğimizde, bitkinin bilimsel şöhreti yerini korku dolu bir efsaneye bıraktı. Kökün insan kollarına ve bacaklarına benzeyen şekli, dönemin mistik düşünce yapısında onun şeytani bir ruh taşıdığı inancını doğurdu. Orta çağın kulaktan kulağa yayılan o meşhur efsanesine göre, adam otu topraktan söküldüğü an kulakları sağır eden, kan dondurucu bir çığlık atar ve bu çığlığı duyan kişi oracıkta can verirdi.
Bu ölümcül sondan kaçınmak isteyen toplayıcılar, akıllara durgunluk veren bir yöntem icat ettiler. Gece yarısı dolunay ışığında bitkinin etrafı özenle kazılır, köke sağlam bir kınnap bağlanır ve ipin diğer ucu günlerce aç bırakılmış siyah bir köpeğin boynuna geçirilirdi. Toplayıcı kulaklarını balmumu ile sıkıca tıkayıp uzağa koşar ve köpeğe bir parça et atardı. Köpek ete doğru atılırken kökü topraktan söker, efsaneye göre o ölümcül çığlığı duyan zavallı hayvan oracıkta can verirken, bitki güvenle ele geçirilirdi. Bu karanlık ve batıl çağda adam otu, şarlatanların fahiş fiyatlara sattığı tılsımlara, zenginlerin evlerinde sakladığı şans muskalarına dönüştü. Aynı dönemde cadı mahkemelerinin kara kaplı defterlerinde, cadıların süpürgeyle uçmasını sağlayan o gizemli uçma merhemlerinin ana maddesi de yine adam otunun ezilmiş kökleriydi.
Nihayet on dokuzuncu yüzyıla, modern fitoterapinin ve analitik kimyanın loş laboratuvarları aydınlattığı döneme geldiğimizde, adam otunun üzerindeki o bin yıllık sihirli örtü bilim tarafından kaldırıldı. Beyaz önlüklü araştırmacılar, bitkinin o derin uykulara daldıran, halüsinasyonlar gördüren ve ağrıları kesen gücünün içindeki skopolamin, atropin ve hiyosiyamin adı verilen çok güçlü tropan alkaloidlerinden geldiğini ispatladılar. Orta çağ cadılarının derilerine sürdüklerinde uçtuklarını sanmalarının sebebi büyü değil, bu alkaloidlerin deriden emilerek merkezi sinir sisteminde yarattığı şiddetli halüsinasyonlardı.
Geçmişin o çığlık atan, korkutucu adam otu kökleri, modern tıbbın gelişimiyle birlikte göz bebeklerini büyütmek için kullanılan oftalmolojik damlaların, deniz tutmasını önleyen bantların ve şiddetli mide spazmlarını çözen ilaçların sentetik üretiminde ilham kaynağı oldu. Bugün, Akdeniz havzasının rüzgarlı yamaçlarında sessizce büyümeye devam eden adam otu, toprağın altında sadece kimyasal bileşenleri değil, binlerce yıllık bir insanlık tarihini saklar. Firavunların karanlık mezarlarından Romalı hekimlerin kanlı neşterlerine, cadıların gizemli kazanlarından modern eczacılığın hassas tartılarına uzanan bu muazzam yolculuk, doğanın gücünün hem ne kadar saygıdeğer hem de ne kadar tehlikeli olabileceğini kanıtlayan eşsiz bir şifa destanıdır.
Kaynakça
-
Rätsch, Christian. The encyclopedia of psychoactive plants: ethnopharmacology and its applications. Park street press, 2005, sayfa 342-347. url: https://www.simonandschuster.com/books/The-Encyclopedia-of-Psychoactive-Plants/Christian-Ratsch/9780892819782
-
Dioscorides, Pedanius. De materia medica. Çeviri: Lily y. Beck, Olms - Weidmann, 2005, sayfa 284-285. url: https://archive.org/details/dioscorides-de-materia-medica
-
Baytop, Turhan. Türkiye'de bitkiler ile tedavi: geçmişte ve bugün. Nobel tıp kitabevleri, 1999, sayfa 114-115.
-
Carter, Richard. "Myth and magic in the history of mandrake". Journal of the royal society of medicine, cilt 96, sayı 4, 2003, sayfa 192. url: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC539454/
 (6).png)