Karadeniz'in hırçın dalgalarının dövdüğü antik Kolhis kıyılarında, sisli ve serin bir sonbahar sabahına uyanalım. Ağaçlar yapraklarını dökmeye hazırlanırken, nemli toprağın bağrından adeta bir mucize gibi fışkıran zarif, mor taç yapraklı bir çiçek belirir. Ortada ne bir gövde ne de bir yaprak vardır; sadece topraktan yükselen çıplak, narin bir güzellik göze çarpar. Botanik dünyasında colchicum autumnale olarak bilinen, Anadolu irfanında ise acı çiğdem veya güz çiğdemi isimleriyle anılan bu bitki, masum görünümünün ardında doğanın en ölümcül ve bir o kadar da şifalı sırlarından birini saklar.
Bu mor çiçeğin hikayesi, mitolojinin sisli labirentlerinde başlar. Antik Yunan efsanelerine göre, bitkinin latince ismi olan colchicum, zehirler ve büyüler konusunda usta olan efsanevi prenses Medea'nın anavatanı Kolhis'ten (bugünkü Karadeniz kıyıları ve Gürcistan) gelir. Efsaneye göre bu narin çiçek, yeraltı tanrılarının yeryüzüne sızan zehirli nefesinden doğmuştur. Gerçekten de antik çağın toplayıcıları, bu çiçeğin soğanını yanlışlıkla yiyen hayvanların ve insanların korkunç acılar içinde kıvranarak can verdiğini çok çabuk öğrenmişlerdi. O dönemde acı çiğdem, sadece zehirli okların ucuna sürülen veya suikastlarda kullanılan karanlık bir silah olarak biliniyordu.
Ancak zamanın çarkları döndükçe ve insanoğlu doğanın dilini çözmeye başladıkça, zehir ile şifa arasındaki o incecik çizgi yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Milattan önce 1500'lü yıllara tarihlenen, Mısır'ın sıcak kumları arasından gün yüzüne çıkarılan ünlü Ebers papirüsünde, eklem ağrılarını dindiren gizemli bir bitkiden bahsedilir. Bu, acı çiğdemin şifa sahnesine ilk çıkışıdır. Fakat bu zehirli bitkinin gerçek potansiyelini evcilleştirenler, Bizans ve İslam tıbbının usta hekimleri olmuştur.

Altıncı yüzyılın Konstantinopolis'ine, Bizans'ın görkemli saraylarına adım attığımızda, tıp bilgini Trallesli Alexander'ın (Aydınlı İskender) notlarıyla karşılaşırız. Alexander, o dönemde kralların hastalığı veya zenginlerin hastalığı olarak bilinen, padişahların ve imparatorların ayak parmaklarında dayanılmaz acılar yaratan gut hastalığına (nikris) karşı bu zehirli çiçeğin soğanlarını çok düşük dozlarda kullanmaya başlamıştı. Şişmiş, kızarmış ve dokunulmaya bile tahammülü olmayan eklemler, acı çiğdemin zehriyle mucizevi bir şekilde iniyor, hastalar günlerce süren uykusuzluk ve ızdıraptan kurtuluyordu. Orta çağın en büyük tıp dehası İbn-i Sina da El-kanun fi't-tıbb adlı başyapıtında, bu bitkinin eklem iltihaplarındaki eşsiz gücünü anlatırken, doz aşımının ölümcül sonuçları konusunda hekimleri kesin bir dille uyarmıştı.
Zaman bizi on sekizinci yüzyıl Avrupa'sının parke taşlı, loş sokaklarına, devrim öncesi Fransa'ya götürür. O dönemde Avrupa soyluları arasında gut hastalığı bir salgın gibi yayılmıştı. Zengin sofraların, aşırı et ve şarap tüketiminin bir bedeli olarak sarayların mermer koridorlarında acı dolu inlemeler yankılanıyordu. İşte tam bu sırada, Nicolas Husson adında eski bir Fransız subayı, eau médicinale (şifalı su) adını verdiği gizemli bir iksir satmaya başladı. Bu iksir, gut krizlerini saatler içinde durduruyordu. Tüm Avrupa bu mucizevi suyun peşine düştü. Yıllar sonra bu sırrın, şaraba yatırılmış acı çiğdem soğanlarından başka bir şey olmadığı ortaya çıkacaktı.
On dokuzuncu yüzyıla, 1820 yılına gelindiğinde, Paris'teki loş bir kimya laboratuvarında modern fitoterapinin en büyük adımlarından biri atıldı. İki dahi Fransız kimyager, Pierre Joseph Pelletier ve Joseph Bienaimé Caventou, acı çiğdemin içindeki o yakıcı ve şifalı ruhu bitkiden ayırmayı başardılar. Elde ettikleri bu saf alkaloide kolşisin adını verdiler. Bu keşif, bitkisel şifanın kulaktan dolma tariflerden çıkarak miligramlarla ölçülen modern eczacılığa geçişinin en görkemli zaferlerinden biriydi.
Bugün, aradan geçen binlerce yıla rağmen, doğanın laboratuvarında üretilen bu karmaşık molekül, modern tıbbın laboratuvarlarında hala tam olarak kopyalanamamıştır. Acı çiğdemden elde edilen kolşisin, günümüzde sadece gut hastalığının değil, aynı zamanda Akdeniz havzasındaki insanları etkileyen amansız ailesel akdeniz ateşi hastalığının ve kalbi saran zarların iltihaplanmasının tedavisinde altın standart olarak tahtını korumaktadır. Beyaz önlüklü bilim insanları, mikroskopların altında kolşisinin hücre bölünmesini nasıl durdurduğunu izlerken, aslında antik Kolhis'in rüzgarlı kıyılarından günümüze ulaşan o kadim bilgeliğe tanıklık etmektedirler.
Sonbaharın solgun güneşi altında, yapraklarını toprağın altında gizleyip sadece mor taç yapraklarıyla gökyüzüne uzanan acı çiğdem, doğanın bize sunduğu en derin felsefi derslerden birini fısıldar: Evrende hiçbir şey mutlak iyi veya mutlak kötü değildir. İsviçreli hekim Paracelsus'un yüzyıllar önce söylediği gibi, her şey zehirdir, zehirsiz hiçbir şey yoktur; zehri şifadan ayıran tek şey dozdur. Bir zamanlar savaşçıların oklarını zehirleyen bu narin çiçek, bugün tıp biliminin usta ellerinde milyonlarca insanın acısını dindiren, hayat kurtaran altın bir anahtara dönüşmüştür.
Kaynakça
Baytop, Turhan. Türkiye'de bitkiler ile tedavi: geçmişte ve bugün. Nobel tıp kitabevleri, 1999, sayfa 112.
Sneader, Walter. Drug discovery: a history. John Wiley and sons, 2005, sayfa 155. url: https://onlinelibrary.wiley.com/doi/book/10.1002/0470015535
Gürpınar, Arzu ve diğerleri. "Anadolu'nun şifalı zehri: colchicum autumnale ve tıbbi kullanımı". Fitoterapi dergisi, cilt 12, sayı 3, 2018, sayfa 45. url: https://dergipark.org.tr/tr/pub/fitoterapi
Nuki, George ve Peter Simkin. "A history of gout and colchicine". Bone and joint, cilt 48, sayı 5, 2006, sayfa 981. url: https://academic.oup.com/rheumatology/article/45/4/416/1784964