On birinci yüzyılın ortalarında, ipek yolu'nun en gözde duraklarından biri olan Nişabur sokaklarında baharat ve taze ekmek kokuları birbirine karışırken, tarihin en kıvrak zekalarından biri dünyaya gözlerini açtı. Takvimler bin kırk sekiz yılını gösterdiğinde doğan bu çocuğa, ailesinin mesleği olan çadır ustalığından ilhamla Hayyam lakabı verildi. Ancak genç Ömer, babası gibi yeryüzüne kumaştan ve ahşaptan çadır kurmak yerine, zihninin derinliklerinde gökyüzünün sarp ve uçsuz bucaksız çadırını, yani koskoca evreni anlamaya ve ölçmeye adadı kendini.
Gençlik yılları, Horasan'ın tozlu ama ilim kokan loş kütüphanelerinde, antik Yunan ve Hint medeniyetlerinin parşömenlerini yutarcasına okumakla geçti. Matematik ve astronomiye duyduğu bu dizginlenemez tutku, onu kısa sürede dönemin en büyük alimlerinden biri haline getirdi. Çalkantılı siyasi ortamdan kaçarak Semerkant'a yaptığı zorlu yolculuk sırasında kaleme aldığı meşhur cebir risalesi, o döneme kadar çözülemeyen üçüncü dereceden denklemleri koni kesitleri kullanarak çözen muazzam bir bilimsel devrimdi. Üstelik bununla yetinmeyip Öklid'in paralellik aksiyomu üzerine o güne kadar yapılamayan en cesur eleştirileri getirdi. Matematikteki bu parlak ve sınır tanımaz zekası, onu büyük Selçuklu sultanı Melikşah'ın ve efsanevi vezir Nizamülmülk'ün dikkatini çekeceği, altın çağını yaşayan İsfahan sarayına taşıdı.
İsfahan'da kurulan devasa rasathanenin başına geçtiğinde, o güne dek görülmemiş bir hassasiyet ve sabırla yıldızların hareketlerini gözlemlemeye başladı. Zamanı ölçmek sadece bir astronomi hevesi değil, kusursuz bir matematik işiydi onun için. Bilim insanlarından oluşan ekibiyle birlikte, yıllar süren geceli gündüzlü hesaplamaların sonucunda, bugün bile doğruluğuna hayran kaldığımız, miladi takvimden çok daha hassas olan Celali takvimini hazırladı. Gökyüzüne her baktığında evrenin o muazzam mekaniğini görüyor, rakamların, gezegenlerin ve yıldızların kusursuz uyumunda adeta büyüleniyordu.
Ancak Ömer Hayyam, sadece rakamların ve yıldızların soğuk, hesaplı dünyasına hapsolmuş bir alim değildi; o, aynı zamanda varoluşun gizemini sorgulayan derin bir feylesoftu. Rasathanenin sessiz gecelerinde veya İsfahan'ın saklı gül bahçelerinde, elinde kadehiyle evrenin geçiciliğini, insanın acizliğini ve anın paha biçilemez değerini anlatan o meşhur rübailerini kaleme aldı. Ölümün kaçınılmazlığını matematiğin kesinliğiyle idrak etmiş, bu yüzden de yaşamın her bir saniyesinin, her bir nefesinin hakkını vererek yaşanması gerektiğini korkusuzca savunmuştu. Rübailerindeki bu özgürlükçü ve sorgulayıcı üslup, döneminin tutucu kesimlerini rahatsız etse de, o bildiği hakikati söylemekten asla çekinmedi.
Sultan Melikşah'ın beklenmedik ölümü ve Nizamülmülk'ün suikasta kurban gitmesinin ardından, saraydaki korunaklı ve huzurlu günleri sonsuza dek sona erdi. Artık yaşlanan bedeni ve yorgun ruhuyla doğduğu topraklara, Nişabur'a geri döndü. Bin yüz otuz bir yılında, bahar rüzgarlarının meyve ağaçlarının çiçeklerini savurduğu ılık bir günde hayata veda etti. Vasiyeti üzerine, rüzgarın her ilkbaharda üzerine taze çiçekler dökeceği sade bir mezara defnedildi. Çadır ustasının mütevazı atölyesinden çıkıp matematiğin, astronominin ve edebiyatın zirvelerine ulaşan Ömer Hayyam, geride bıraktığı karmaşık denklemleri ve ölümsüz rübaileriyle, aradan geçen bin yıla rağmen o bahar rüzgarları gibi zihinlerimizde esmeye devam ediyor.
Kaynakça
-
Nasr, Seyyed hossein. İslam bilimi ve kozmolojisi. İnsan yayınları, 2010, sayfa 165-168.
-
Fazlıoğlu, İhsan. "Ömer hayyam", Türkiye diyanet vakfı islâm ansiklopedisi, cilt 34, 2007, sayfa 66-68. Erişim bağlantısı: https://islamansiklopedisi.org.tr/omer-hayyam
-
Sarton, George. Introduction to the history of science. Williams and wilkins, 1927, sayfa 759-761. Erişim bağlantısı: https://archive.org/details/introductiontohi01sart
-
Rozenfeld, Boris a. ve Adolf p. yuşkeviç. Omar khayyam. Mir yayınları, 1998, sayfa 45-52.
 (6).png)