Dokuzuncu yüzyılın ortalarında, Avrupa derin ve karanlık bir orta çağ uykusundayken, iber yarımadası'ndaki Endülüs emevi devleti'nin başkenti Kurtuba, yeryüzünün en parlak mücevheri gibi parlıyordu. Geceleri sokak lambalarıyla aydınlatılan, kütüphanelerinde yüz binlerce el yazması eserin bulunduğu, guadalquivir nehrinin sularıyla bereketlenen bu şehirde, zihinleri sınır tanımayan alimler yaşıyordu. İşte bu güneşli ve bilge şehrin portakal çiçeği kokan parke taşlı sokaklarında, gözlerini yeryüzünün geçici zenginliklerinden çok gökyüzündeki kuşların kusursuz süzülüşüne dikmiş bir adam yürüyordu. Bu adam, tarihe ilk kontrollü ve kanatlı uçuşu gerçekleştiren insan olarak geçecek olan Abbas ibni firnas, bilinen kısa adıyla ebu firnas'tı.
Bu bilge kişi sadece ufka bakıp iç geçiren bir hayalperest değildi; kendisi, Endülüs sarayında saygı gören bir hezarfen, yani çok yönlü bir bilim insanıydı. Kimya, fizik, astronomi, tıp ve müzik onun oyun alanıydı. Simya laboratuvarlarında kayaların içindeki kristallerden renksiz cam üretmeyi başaran ilk kişi oydu. Güneşin olmadığı bulutlu günlerde veya geceleri zamanı ölçebilmek için el-makata adını verdiği, suyun akış dinamiğiyle çalışan efsanevi bir su saati icat etmişti. Ancak halkın onun aklına en çok hayret ettiği yer, evinin bodrumuna kurduğu mekanik planetaryumdu. Bu odaya giren misafirler, mekanik düzenekler sayesinde gök gürültüsü duyuyor, şimşek çakmalarını izliyor ve yıldızların hareketlerini birebir görebiliyorlardı. Ne var ki, onun kalbini asıl hızlandıran şey ne camın parıltısı ne de evcilleştirdiği yıldızlardı; onun en büyük sevdası, ayaklarını topraktan kesip rüzgarın görünmez kollarında dans edebilmekti.

İçindeki bu uçma arzusu, aslında yıllar önce Kurtuba ulu camii'nin minaresinden atlayan Armen firman adındaki cesur ama tecrübesiz bir akrobatın gösterisini izlemesiyle alevlenmişti. Firman, sekiz yüz elli iki yılında, üzerine geçirdiği ahşap destekli geniş bir ipek pelerinle minareden aşağı atlamış, pelerinin bir paraşüt gibi hava dolup şişmesi sayesinde hayatta kalmış ancak sert düşüşü nedeniyle ağır yaralanmıştı. Kalabalık içindeki ebu firnas, herkes bu hayatta kalış hikayesini bir mucize olarak fısıldarken, sadece fiziğin kurallarını görüyordu. İnsanın havada asılı kalıp süzülebilmesi için sadece hava direncine değil, kuşlarınki gibi aerodinamik bir yapıya, yani kendisini taşıyabilecek iskeletli bir kanada ihtiyacı olduğunu o gün idrak etmişti.
Bu idrak, yıllar sürecek sessiz ve titiz bir çalışmanın başlangıcı oldu. Deha, kuşların anatomisini saplantılı bir şekilde, bir cerrah titizliğiyle incelemeye başladı. Özellikle kartalların ve şahinlerin kanat yapılarını, sıcak hava akımlarını kullanarak gökyüzünde kanat çırpmadan nasıl saatlerce süzüldüklerini gözlemledi. Kuşların ağırlık merkezlerini, rüzgarın tüylerin arasından nasıl geçtiğini hesapladı. Sonunda, kendi ağırlığını taşıyabilecek hafiflikte ama rüzgarın şiddetine direnebilecek sağlamlıkta ahşap bir iskelet tasarladı. Bu iskeletin üzerini, dönemin en hafif ve dayanıklı kumaşı olan Endülüs ipeğiyle kapladı ve üzerine gerçek kartal tüylerini tek tek, büyük bir ustalıkla dikti. Sadece kollarına geçirilen basit bir yapı değil, vücudunu bir kuşun gövdesi gibi saran ve yönlendirme imkanı sunan bu mekanizma, havacılık tarihinin ilk planörüydü.
Takvimler sekiz yüz yetmiş beş yılını gösterdiğinde, altmış beş yaşına merdiven dayamış bu bilge adam, hayatının en büyük deneyi için hazırdı. Mekan olarak Kurtuba yakınlarındaki yüksek, sarp kayalıklara sahip Arruzafa tepesini (Cebel-i Arus) seçti. Tehlikeli uçuşunu gizli saklı yapmak yerine tüm halkı bu tepeye davet etmişti. Saray erkanı, bilim insanları ve sıradan halktan oluşan devasa bir kalabalık, bu yaşlı alimin aklını yitirdiğini düşünerek, trajik bir sonu izlemek üzere toplanmıştı.
Tarihin ilk havacısı, devasa kartal kanatlarıyla uçurumun kenarına doğru yürüdü. Aşağıdaki derin vadiye ve kendisini endişeyle izleyen kalabalığa dönerek tarihi sözlerini sarf etti. Kalabalığa, eğer hesapları ve rüzgar doğruysa, gökyüzündeki kuşlar gibi süzüleceğini söyledi. Rüzgarın yüzüne vurduğu o an, derin bir nefes aldı ve kendini o dik kayalıklardan boşluğa bıraktı.
Kalabalıktan büyük bir çığlık koptu. İnsanlar gözlerini kapatıp kanlı bir son beklerken mucizevi bir şey oldu. Beklenen felaket gerçekleşmedi ve taş gibi yere çakılmadı. İpek ve kartal tüylerinden oluşan devasa kanatlar, vadiden yükselen rüzgar akımını yakaladı. Bu cesur adam, yerçekimine o güne dek görülmemiş bir şekilde meydan okuyarak havada tutundu ve bir kartal gibi süzülmeye başladı. İnsanlık tarihi boyunca efsanelerde, mitolojilerde anlatılan büyük düş, Kurtuba semalarında etten ve kemikten bir gerçeğe dönüşüyordu. Havada yüzlerce metre ilerledi, kalabalığın şaşkınlık nidaları arasında gökyüzünde on dakika kadar asılı kalmayı başardı.

Ancak bu görkemli uçuşun sonu, efsanevi bir zafer olduğu kadar acı verici ve sarsıcı bir fizik dersiyle bitecekti. Havada başarıyla süzülmüştü ama yere güvenli bir şekilde inmek için hayati bir detayı atlamıştı. Kuşların süzülüşünü mükemmel kopyalamış, fakat iniş sırasında hızlarını kesmek ve dengede kalmak için kuyruklarını nasıl kullandıklarını gözden kaçırmıştı. Hızla yere yaklaşırken yönünü ve hızını ayarlayamadı, dengeyi kaybetti ve çok sert bir şekilde toprağa çakıldı.
Kalabalık dehşet içinde yanına koştuğunda, sırt kemikleri kırılmış ve bedeni ağır yaralanmış bir halde yatıyordu. Ancak kanlar içinde yerde yatarken bile aklı hala gökyüzünde ve bilimdeydi. Kendi ölümcül hatasını toprağın içinde fark etti ve etrafına toplananlara acı içinde tarihi tespitini yaptı. Kuşların yere inerken gövdelerini yavaşlatmak için kuyruklarını kullandıklarını, kendisinin kanatları yaptığını ama bir kuyruk yapmayı unuttuğunu söyledi. Bu başarısız ve acı verici iniş, havacılık biliminin ilk aerodinamik kuralının, bizzat bir deneyimle ve kanla yazılmış haliydi.
Aylarca süren tedavilerin ardından bu ağır kazadan sağ çıkmayı başardı ve on iki yıl daha yaşayarak sekiz yüz seksen yedi yılında hayata veda etti. Kırık bedeni nedeniyle bir daha uçmayı denemedi. Geri kalan ömründe diğer bilimsel icatlarına odaklandı. Ancak o gün Arruzafa tepesinden boşluğa bıraktığı o eşsiz cesaret tohumu, insanlığın bilinçaltına derin bir iz bıraktı. Yüzyıllar sonra Leonardo da vinci'nin gizli defterlerindeki çizimlerde, Hezarfen ahmed çelebi'nin lodosla Galata'dan süzülüşünde ve en nihayetinde Wright kardeşlerin motorlu uçağında hep onun mirası vardı.
Bugün Endülüs'ün ılık rüzgarları hala Kurtuba tepelerinde esiyor. Şehrin üzerinden geçen modern uçaklardaki yolcular bilmeseler de, aşağıda, nehrin üzerinde kanat şeklinde tasarlanmış ve onun adını taşıyan bir köprü uzanıyor. İnsanoğlu yıldızlara ulaşmayı başarırken bile, altmış beş yaşında ipekten kanatlarla boşluğa atlayan o cesur adamın, tarihin ilk havacısının görünmez izleri, bulutların arasında sonsuza dek yaşamaya devam ediyor.
Kaynakça
Hitti, Philip k. Arap tarihi. Çeviren: Salih tuğ, Boğaziçi üniversitesi yayınları, 1980, sayfa 350.
White, Lynn townsend. "Eilmer of malmesbury, an eleventh century aviator". Technology and culture, cilt 2, sayı 2, 1961, sayfa 97.
Nasr, Seyyed hossein. İslam bilimi ve kozmolojisi. İnsan yayınları, 2010, sayfa 145.
Foundation for science technology and civilisation. "Abbas ibn firnas". Erişim adresi: https://muslimheritage.com/abbas-ibn-firnas/
Trt world. "Abbas ibn firnas: the first human to fly and live to tell the tale". Erişim adresi: https://www.trtworld.com/magazine/abbas-ibn-firnas-the-first-human-to-fly-and-live-to-tell-the-tale-44583