Güneş, altın sarısı ışıklarını tarihi yarımadanın kubbelerinden yavaşça çekerken, payitahtın sokaklarında tarifi imkansız bir heyecan dalgalanmaya başlardı. Dersaadet halkı, gözlerini gökyüzüne, özellikle de ufuk çizgisine dikerdi. Çünkü ayların en sultanı, on bir ayın incisi ramazan ayının gelişi, incecik bir gümüş iplik gibi belirecek olan hilalin görünmesine bağlıydı. Kadılık makamına "hilali gördüm" demek üzere nefes nefese koşan şahitlerin ifadeleri doğrulandığında, Süleymaniye'nin, Sultanahmet'in minareleri arasından gökyüzüne atılan toplar, tüm şehre o kutlu ayın başladığını müjdelerdi. İşte o top sesiyle birlikte, koca imparatorlukta zamanın akışı değişir, gündelik hayatın ritmi yerini bambaşka bir maneviyata ve telaşa bırakırdı.
Misafiri karşılamak: Hazırlıklar ve tenbihnameler
Ramazan ayının yaklaşmasıyla birlikte, payitahtta tatlı bir telaş başlardı. Bu telaşın en belirgin yaşandığı yerler, evlerin avluları ve mutfaklarıydı. Kilerler aylar öncesinden hazırlanır, kurutulmuş sebzeler, pastırmalar, kavurmalar, reçeller ve şerbetlik malzemeler özenle raflara dizilirdi. Sadece evler değil, sokaklar, camiler ve çeşmeler de baştan aşağı temizlenir, gül sularıyla yıkanırdı.
İmparatorluk yönetimi, halkın huzuru için "tenbihname" adı verilen genelgeler yayınlar, fırıncıların ekmek gramajlarına dikkat etmeleri, esnafın fiyatları fahiş oranda artırmaması konusunda sıkı tembihlerde bulunurdu. Herkes bilirdi ki; bu ay sıradan bir zaman dilimi değil, yeryüzüne inen ilahi bir misafirdi ve misafir, en güzel şekilde ağırlanmalıydı.
Gökyüzüne yazılan şiirler: Mahya sanatı

Top seslerinin dumanı henüz dağılmadan, şehrin silüetini değiştirecek olan o muazzam görsel şölen başlardı: Mahya sanatı. İki minare arasına gerilen ipler üzerine, zeytinyağı dolu minik kandillerin ustalıkla dizilmesiyle oluşturulan bu ışıklı yazılar, adeta gökyüzüne yazılan şiirlerdi.
Mahyacıbaşı ve yamakları, günlerce öncesinden hazırlıklara başlar, "Hoş geldin ya şehr-i ramazan", "Şefaat ya Resulallah", "Elveda" gibi yazıları karanlık gökyüzüne nakşederlerdi. Rüzgarda hafifçe titreyen bu kandillerin ışığı, dar ve parke taşlı sokakları aydınlatır, evlerine iftara yetişmeye çalışan insanların yüzlerinde altın rengi yansımalar bırakırdı. Bu sanat o kadar incelikliydi ki, her mahyacının kendine has bir stili, bir düğüm atma biçimi vardı ve mahyalar sadece yazılardan değil, bazen kız kulesi, vapur, gül dalı gibi tasvirlerden de oluşurdu.
İncitmeden sevindirmenin yolu: Diş kirası
Ramazan, Osmanlı toplumunda paylaşmanın ve zarafetin zirveye ulaştığı bir dönemdi. Bu zarafetin en somut vücut bulduğu gelenek ise şüphesiz "diş kirası" adı verilen eşsiz bir adetti. Zengin konaklarının kapıları iftar vakti herkese ardına kadar açılırdı. Çat kapı gelen misafirin kim olduğuna, makamına veya kıyafetine bakılmaz, "Tanrı misafiri" sıfatıyla başköşeye buyur edilirdi.
İftar sofrasının o bereketli yiyecekleri tüketildikten, dualar edildikten ve kahveler yudumlandıktan sonra asıl sürpriz başlardı. Konak sahibi, misafirlerini uğurlarken onlara kadife keseler içinde gümüş veya altın akçeler, kehribar tespihler ya da gümüş yüzükler hediye ederdi. Bu hediyenin sunuluş biçimi ise insanlık tarihine geçecek bir incelikteydi: "Zahmet edip hanemize geldiniz, soframızı şenlendirdiniz ve bizim yemeklerimizi yerken dişlerinizi yordunuz. Lütfen bu küçük hediyeyi dişinizin kirası olarak kabul buyurun." Bu adet, fakiri incitmeden sevindirmenin, yardımı bir minnet değil, bir teşekkür olarak sunmanın en muazzam yoluydu.
Gizli kahramanların sokağı: Zimem defteri
Paylaşmanın zarafeti sadece konaklarla sınırlı kalmaz, sokak aralarındaki küçük mahalle bakkallarına kadar uzanırdı. Günümüzün veresiye defteri olan "zimem defteri", ramazan aylarında gizli kahramanların uğrak yeri olurdu. Hali vakti yerinde olan, ancak adının bilinmesini istemeyen bir paşa, bir tüccar veya bir esnaf, hiç tanımadığı, belki de ömründe hiç gitmediği yoksul bir mahalleye adım atardı.
Bakkalın, manavın veya fırının kapısından içeri girer, selam verdikten sonra o meşhur soruyu sorardı: "Çıkar bakalım zimem defterini." Bakkal defteri çıkarır, gizemli hayırsever defterin başından, ortasından veya sonundan rastgele sayfalar koparır ve "hesapla bakalım, bu sayfaların borcu ne kadardır?" derdi. Hesap çıkarılır, kese tezgaha bırakılır ve o eşsiz cümle dökülürdü: "Silin borçlarını, Allah kabul etsin." Ne borcu ödeyen kimin borcunu ödediğini bilir, ne de borçtan kurtulan kişi kendisini kimin bu dertten kurtardığını öğrenirdi. İyilik, isimsiz bir bulut gibi yoksul mahallelerin üzerine yağar, ardından sadece ferahlık bırakırdı.
İftar sofralarının ahengi ve bir başyapıt: Güllaç

Güneşin batmasıyla birlikte, iftar sofralarının o eşsiz ahengi başlardı. Osmanlı sofrası bir tören alanı gibiydi. Sofraya oturulduğunda önce "iftariyelik" denilen küçük kahvaltılıklarla, hurma, zeytin, pastırma ve ev yapımı reçellerle oruç açılırdı. Midenin birden yorulmaması için şifalı çorbalar yudumlanır, ardından kısa bir akşam namazı molası verilirdi. Asıl yemekler namazdan sonra başlar; kuzu etli yahniler, çeşit çeşit pilavlar, zeytinyağlılar bakır sinilerin üzerinde birbiri ardına dizilirdi.
Fakat ramazan sofralarının asıl sultanı, saray mutfağından halkın mutfağına inen, hafifliği ve gül kokusuyla damakları şenlendiren güllaçtı. Mısır nişastasının suyla buluşup incecik yapraklar halinde kurutulması, ardından ılık süt, şeker ve saf gül suyuyla ıslatılmasıyla hazırlanan bu tatlı, ağır yemeklerin üzerine yenilebilecek en zarif tattı. Üzeri nar taneleri ve fıstıklarla süslenen güllaç, ramazanın o naif ruhunu damaklarda hissettiren tarihi bir lezzetti.
Hayal perdesinden yansıyan neşe: Direklerarası ve Karagöz

Teravih namazı kılındıktan sonra şehir bir anda panayır yerine dönerdi. Özellikle on dokuzuncu yüzyıl İstanbul'unda Şehzadebaşı'ndaki direklerarası, ramazan eğlencelerinin kalbi konumundaydı. Sokaklar fenerlerle aydınlatılır, seyyar satıcıların, şerbetçilerin, macuncuların sesleri birbirine karışırdı. Kahvehaneler hınca hınç dolar, nargilelerin fokurtusu eşliğinde meddahlar yüksekçe bir iskemleye çıkarak anlattıkları hikayelerle dinleyenleri bazen hüzne boğar, bazen de kahkahalara sürüklerdi.
Ancak gecenin asıl yıldızları, perdenin arkasından yansıyan gölgeleriyle Karagöz ve Hacivat'tı. Hayal perdesinin arkasında yanan mumun titrek ışığında, tef eşliğinde sahneye çıkan bu iki zıt karakter, halkın dertlerini, neşesini, toplumsal eleştirilerini ince bir mizahla dile getirirdi. Çoluk çocuk, genç yaşlı herkes bu gölge oyununu izlerken, perdenin arkasındaki ince hicvi anlamlandırmaya çalışır, gecenin karanlığı atılan kahkahalarla aydınlanırdı.
Gecenin uyanışı: Sahur ve maniler

Gecenin ilerleyen saatlerinde, şehir kısa bir uykuya daldığında, karanlığı ve sessizliği yırtan ritmik bir ses duyulurdu: Ramazan davulcusu. Sadece insanları uykudan uyandırmakla kalmaz, aynı zamanda söylediği manilerle gecenin karanlığına bir neşe katar, kapı kapı dolaşarak sahurun bereketini müjdelerdi.
"Bekçi geldi vaktinde / feneri var elinde / bekçiyi kim sorarsa / yedi mahalle dilinde" gibi akılda kalıcı maniler, ahşap evlerin cumbalarından sarkıtılan sepetlere konulan bahşişlerle ödüllendirilirdi. Sahur sofraları, iftara göre daha mütevazı kurulur, gün boyu tok tutması için hoşaf, börek ve kahvaltılıklar tercih edilirdi. Ezanın okunmasıyla birlikte niyetler edilir, su bardakları son bir kez yudumlanır ve koca şehir, yeni bir oruç gününün manevi sükunetine teslim olurdu.
Geçmişten geleceğe süzülen bir ruh
Osmanlı İmparatorluğu'nda ramazan ayı, sadece aç ve susuz kalınan bir zaman dilimi değil, toplumsal dayanışmanın, estetiğin, zarafetin ve edebin bir araya gelerek görkemli bir medeniyet tablosu çizdiği muazzam bir aydı. İnsanı merkeze alan, yoksulu incitmemeyi sanat haline getiren, ibadeti neşeyle ve kültürel bir zenginlikle harmanlayan bu gelenekler, imparatorluğun kültürel dokusunu yüzyıllar boyunca ilmek ilmek işledi.
Bugün o ihtişamlı konaklar, mahyalarla süslenen ahşap camiler, direklerarası eğlenceleri tarihin sararmış sayfalarında kalmış olsa da, o incelikli ruhun yankıları, hafızalarımızda ve kültürümüzde hala usulca yaşamaya devam ediyor.
Kaynakça
-
Ortaylı, İlber. Osmanlı toplumunda aile, pan yayıncılık, 2000, sayfa 112-115.
-
Georgeon, François. Osmanlı-türk imparatorluğunda ramazan, iletişim yayınları, 2018, bölüm: İstanbul'da gündelik hayat, sayfa 45-60.
-
Faroqhi, Suraiya. Osmanlı kültürü ve gündelik yaşam, tarih vakfı yurt yayınları, 1997, sayfa 200-210.
-
Tdv islâm ansiklopedisi. "Ramazan" maddesi. [Erişim adresi: https://islamansiklopedisi.org.tr/ramazan]