Çook Tatlı Hayat | HAYAT'tan haberiniz olsun.

İmparatorluğun En Uzun Günü: 1913 Bab-ı Âli Baskını Hakkında Ezber Bozan 7 Gerçek

İmparatorluğun En Uzun Günü: 1913 Bab-ı Âli Baskını Hakkında Ezber Bozan 7 Gerçek

 

Bir Devletin Kaderi Bir Koridorda Nasıl Değişir?

1913 yılının o meşum Ocak günü, İstanbul sadece karın değil, Balkan bozgununun getirdiği kurşun gibi ağır bir umutsuzluğun altındaydı. "En uzun yüzyılın" en karanlık kışında, Dersaadet’in sokaklarında yankılanan tek ses, cepheden dönen yaralı askerlerin iniltileri ve kaybedilen Rumeli topraklarının yaslı sessizliğiydi. Bab-ı Âli’nin soğuk koridorlarında barut dumanı yükseldiğinde, sadece bir hükümet devrilmiyor; modern Türk siyasi tarihinin genetik kodlarını on yıllar boyunca belirleyecek olan "müdahaleci" gelenek ilk kurumsal formuna bürünüyordu. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu o kırılma anını anlamak, bugünkü ordu-siyaset ilişkisinin köklerini de kavramak demektir. Bu analiz, 23 Ocak baskınını basit bir "darbe" parantezinden çıkarıp, kaosun içinden yükselen bir "mutlak iktidar" kurgusu olarak yeniden okumayı amaçlamaktadır.

Sopalı Seçimlerden Halâskâr Zabitan’a: Demokrasinin İllüzyonu

Darbeye giden yolun taşları, sandığa düşen gölgelerle döşenmişti. 1912’de yapılan ve tarihe "Sopalı Seçimler" olarak geçen süreç, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) bir "meclis diktası" kurma çabasıydı. Ancak bu baskıcı tutum, kendi antitezini ordunun bağrından çıkardı: Halâskâr Zabitan (Kurtarıcı Subaylar). İttihatçıların ordudaki "alaylı-mektepli" ayrımını körüklemesi ve partizan atamaları, hiyerarşiyi tamamen bozmuştu (Çeviker, 2022). Ordu içindeki bu muhalif grup, hükümete muhtıralar vererek meclisin feshini sağladı ve Gazi Ahmed Muhtar Paşa liderliğindeki "Büyük Kabine"nin kurulmasına yol açtı. Demokrasinin bir illüzyon haline geldiği, silahların gölgesinde siyaset yapıldığı bu ortamda, iktidarın el değiştirmesi için sadece sosyolojik bir patlama noktası gerekiyordu; o nokta ise Edirne’ydi.

Edirne: Bir Şehrin Kaybı mı, Yoksa Bir İhtilal Bahanesi mi?

Balkan Harbi’nin yarattığı yıkım, Osmanlı’yı varoluşsal bir krize sokmuştu. Bulgar ordusu Çatalca’ya kadar dayanmış, Avrupa devletleri 17 Ocak 1913’te verdikleri notayla Edirne’nin Bulgarlara bırakılmasını istemişti. Hükümet, bu çıkmazdan kurtulmak için 22 Ocak 1913’te Dolmabahçe Sarayı’nda Şûrâ-yı Umûmî (Genel Konsey) adıyla bir heyet topladı (TDV İslâm Ansiklopedisi). İttihatçılar, bu konseyde henüz nihai bir teslimiyet kararı çıkmamış olmasına rağmen, "Edirne elden gidiyor" propagandasını profesyonelce kurguladılar. Propaganda, "ulusal beka" söylemi üzerinden rakipleri tasfiye etmenin en etkili silahıydı. İTC, hükümetin Edirne’yi teslim edeceği şayiasını yayarak, gerçekleştirecekleri kanlı baskına "millî bir galeyan" maskesi takmayı başardı.

Beyaz Atlı Binbaşı: Baskının Saat Saat Anatomisi

23 Ocak 1913 günü, tarihin akışı saatlere sığdırılmış bir geri sayım gibiydi:

  • Saat 14:30: Nuruosmaniye’deki İTC merkezinde son hazırlıklar tamamlandı. Binbaşı Enver, meşhur beyaz atının üzerinde belirdi. Bu beyaz at, sıradan bir binek değil, halkın gözünde "Halâskâr" (Kurtarıcı) imajını pekiştiren sembolik bir tercihti.
  • Saat 14:45: Enver Bey, yanındaki Yakub Cemil, Talat Bey ve Mümtaz Bey gibi fedailerle Bab-ı Âli’ye doğru ilerlemeye başladı. Yol boyunca kalabalığa katılan çocukların ve tekbir getiren halkın oluşturduğu sahte "galeyan", baskının halk hareketi gibi görünmesini sağlıyordu (Turan Otağı).
  • Saat 15:00: Grup Bab-ı Âli önüne ulaştı. Ömer Naci Bey, kalabalığı ajite eden ateşli nutkuna başladı.
  • Saat 15:10: Binaya giriş yapıldı. Camlar büyük gürültülerle kırılırken, koridorlarda silah sesleri yankılandı. Sadâret yaveri Nâfiz Bey ve Harbiye nâzırı yaveri Kıbrıslızâde Tevfik Bey, baskıncıları durdurmaya çalışırken vurularak öldürüldü (TDV İslâm Ansiklopedisi).

Bu, geniş bir ordu harekâtı değil, hiyerarşiyi bypass eden küçük ve kararlı bir grubun şok operasyonuydu.

Nazım Paşa Suikastı: "Beni Aldattınız" Sözünün Kanlı Sonu

Baskının en trajik ve kırılma yaratan anı, Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın odasından fırlayıp darbecilerle yüzleştiği andır. Nazım Paşa, daha önce siyasete karışmayacağına dair Enver Bey’den şahsi şerefi üzerine söz almıştı. Enver’i karşısında görünce büyük bir hayal kırıklığı ve öfkeyle haykırdı: "Beni aldattınız!" (Çeviker, 2022). Bu feryat, ordudaki hiyerarşinin ve askeri ahlakın siyasi hırs karşısındaki son çığlığıydı. O sırada İttihatçıların "silahşoru" Yakub Cemil, hiçbir emir beklemeden Paşa’yı şakağından vurarak öldürdü. Bu cinayet, baskının "kansız bir devir" olma iddiasını yerle bir etmiş ve darbenin "kanlı" karakterini tarihe mühürlemiştir.

"Ahali ve Asker İstiyor": Zoraki Bir İstifanın Anatomisi

Silah sesleri dinmeden Enver ve Talat Beyler, Sadrazam Kâmil Paşa’nın odasına daldılar. Enver Bey, elindeki boş kâğıdı işaret ederek sadrazamın istifasını yazmasını istedi. Kâmil Paşa’nın kaleme aldığı metin, Türk siyasi literatüründeki "populist meşruiyet" arayışının ilk örneğidir. Paşa, başlangıçta sadece "asker tarafından gelen teklif üzerine" ibaresini kullanmışsa da, İttihatçıların baskısıyla metne "ahali" kelimesi de eklenmiştir (Dülger, 2019). Mektubun son hali şöyledir:

"Ahali ve asker tarafından yapılan teklif üzerine, istifamın yüksek huzurlarınıza arzını mecbur olduğumu..."

Bu ibarenin zorla eklettirilmesi, ordunun müdahalesini halkın iradesiymiş gibi gösterme sanatıdır. Bu an, hükümetin meclis kararıyla değil, bir grup silahlı subayın odadaki fiziksel varlığıyla düşürüldüğü kurumsal bir çöküş anıdır.

Büyük İroni: Edirne’yi Kurtarmak İçin Gelip Edirne’yi Kaybetmek

Bab-ı Âli Baskını’nın en acı ironisi, darbeden sonraki dört ay içinde gizlidir. İTC, "Edirne’yi Bulgarlara veriyorlar" diyerek iktidarı ele geçirmiş ve Mahmud Şevket Paşa’yı sadarete getirmişti. Ancak ideolojik vaatler, reelpolitik gerçekliğine çarptığında sonuç hüsran oldu. 23 Ocak’ta "Edirne namustur" diyerek yapılan darbenin üzerinden çok geçmeden, 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması ile Edirne resmen Bulgaristan’a bırakıldı (TDV İslâm Ansiklopedisi). Bir şehri kurtarma bahanesiyle devlet ele geçirilmiş, ancak o şehir yine de kaybedilmişti. Buna rağmen İTC, bu krizden muhalefeti tamamen sindirmiş ve 1918’e kadar sürecek olan "tek parti rejimini" tahkim ederek çıkmayı başarmıştı.

Kapanış: Modern Darbelerin Atası ve Bitmeyen Soru

Bab-ı Âli Baskını, Türk demokrasi tarihindeki müdahaleci geleneğin prototipidir. Meclisin yetkisini bypass eden, silahlı gücü siyasetin merkezine yerleştiren ve "milli irade" kavramını bir meşruiyet kılıfı olarak kullanan bu olay, siyasal kültürümüzde derin bir yara açmıştır. 1913 kışında Bab-ı Âli koridorlarında patlayan o silahlar, sadece yaverleri değil, bir imparatorluğun parlamenter umutlarını da vurmuştur.

Bir şehri kurtarmak adına devleti ele geçirenler, o şehri kaybettiklerinde aslında neyi kazanmış oldular: Vatanı mı, yoksa mutlak iktidarı mı?

KAYNAK

1. Babıali ve 1913 Babıali Baskını

2. 1912 seçimleri'nden Bab-ı Ali Baskını'na Osmanlı Devleti'nde iktidar mücadelesi

3. Bâb-ı Âli Baskını (1913)

4. İngiliz Yazılı Basınına Göre Bab-ı Ali Baskını ve Uluslararası Sonuçları

5. The Bâb-ı Âli Raid: How the Rule of the Three Pashas Seized Power from the Palace and the Government?

6. BÂBIÂLİ BASKINI Balkan Harbi sırasında İttihatçılar tarafından gerçekleştirilen kanlı hükümet darbesi

7. I. Meşrutiyet Döneminde Meydana Gelen Bir Hükümet Darbesi: 23 Ocak 1913 Babıâli Baskını

Yorumlar
Kalan karakter: