1915 yılının Gelibolu Yarımadası... Toprak, dakikada binlerce merminin düştüğü, gökyüzünün barut dumanıyla griye çaldığı bir cehennem. Ancak bu kaosun ortasında, top sesleri bir anlığına dindiğinde duyulan çok daha insani, çok daha temel bir ses var: Karavananın dibine vuran kaşığın sesi. Tarih kitapları bize genellikle stratejileri, çıkarma yapılan koyları ve kazanılan zaferleri anlatır. Ancak bir ordunun midesi, en az silahları kadar stratejiktir. Napolyon’un meşhur sözüyle, "Ordu midesi üzerinde yürür." Peki, Çanakkale’de o kahramanlar ne yiyerek yürüdüler? Efsanelerdeki gibi sadece "bir parça kuru ekmek ve hoşaf" ile mi savaştılar, yoksa işin aslı daha mı farklıydı? Gelin, siperlerin gerisine, dumanı tüten sahra mutfaklarına ve askerin kursağından geçen o lokmalara doğru bir tarih yolculuğuna çıkalım.
Efsane ve Gerçek: 43. Alay Menüsü
Çanakkale denilince hepimizin aklına kazınan o meşhur "43. Alay Yemek Listesi" gelir. Hani şu; sabah "bir parça ekmek", öğlen "yok", akşam "üzüm hoşafı" yazan liste. Bu liste, savaşın yokluğunu ve fedakarlığını anlatmak için sembolleşmiştir ve kalbimizi sızlatır. Ancak bir tarih araştırmacısı olarak objektif pencereden bakıldığında durum biraz daha karmaşıktır.
Çanakkale Cephesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'a en yakın cepheydi. Sarıkamış'taki veya Yemen'deki lojistik felaketlerin aksine, Çanakkale'de devlet, askerin boğazından kesmemek için olağanüstü bir çaba sarf etti. O liste gerçek olsa da, savaşın tamamını değil, ikmal yollarının bombalandığı veya sıcak çatışmanın en yoğun olduğu belirli "kriz anlarını" yansıtıyordu. Genel tabloda Mehmetçik, imparatorluğun elinde kalan son kaynaklarla, diğer cephelere göre nispeten daha iyi beslenmeye çalışılıyordu.
Askerin Vazgeçilmezi: "Peksimet"
Siperlerin baş tacı, tartışmasız Peksimetti. Taze ekmeğin küflenmeden cepheye ulaşması zordu. Bu yüzden fırınlarda iki kez pişirilerek kurutulan, taş gibi sertleşen bu ekmekler, askerin can yoldaşıydı.
Peksimet o kadar sertti ki, onu dişle kırmak imkansızdı. Askerler bunu genellikle çaylarına batırarak, bulabilirlerse et suyuna doğrayarak ya da sadece suyla yumuşatarak yerlerdi. Dişleri kıran bu sert hamur, midede şişer ve uzun süre tokluk hissi verirdi.
Karavana'da Ne Var?

Lojistik hatların çalıştığı günlerde, bir Osmanlı neferinin günlük istihkakı (hakkı) şaşırtıcı derecede zengindi. Kayıtlara göre askere günlük olarak şunlar verilmeye çalışılıyordu:
-
900 gram ekmek (veya 600 gram peksimet)
-
250 gram et (Taze veya konserve)
-
150 gram bulgur veya pirinç
-
Tereyağı, tuz, soğan ve sabun.
Ana yemekler genellikle kuru fasulye, nohut, bakla ve et üzerine kuruluydu. Özellikle "Kapuska" ve "Bulgur Pilavı", siperlerin milli yemeği gibiydi. Et, bozulmaması için genellikle "kavurma" yapılıyor ve tenekelerle cepheye taşınıyordu.
Düşman Sofrası: "Bully Beef" ve Sinekler
Savaşın diğer tarafında, Anzaklar ve İngilizler için durum nasıldı? Onların lojistiği deniz aşırıydı ve en az Türkler kadar zorlanıyorlardı. Onların menüsünün yıldızı "Bully Beef" dedikleri konserve sığır etiydi.
Anzak askerlerinin günlüklerinde bu etten ne kadar nefret ettikleri sıkça yazar. Tuzlu, jölemsi ve sıcakta eriyen bu et, bir süre sonra bıkkınlık veriyordu. Üstelik onların en büyük düşmanı Türk keskin nişancılarından sonra sineklerdi. Konserve kutusu açıldığı anda milyonlarca sinek yemeğe hücum ediyor, askerler çoğu zaman sineklerle kaplı bisküvilerini yemek zorunda kalıyordu. Türk tarafında ise tencere yemekleri piştiği için bu durum nispeten daha yönetilebilirdi.
Lojistik Bir Mucize: İstanbul'dan Cepheye
Yemeğin cepheye ulaşması, savaşın kendisi kadar büyük bir mücadeleydi. Marmara Denizi'nde cirit atan İngiliz denizaltıları, erzak taşıyan gemileri (Şirket-i Hayriye vapurlarını) batırıyordu.
Deniz yolu tehlikeye girince, kara yolu devreye girdi. İstanbul’dan trenle Uzunköprü’ye gelen erzaklar, oradan kağnılarla ve deve kervanlarıyla yarımadaya taşınıyordu. Köylü kadınların sırtında taşıdığı un çuvalları, cephe gerisindeki fırınlarda ekmeğe dönüşüyor, gece karanlığında katırlarla siperlere taşınıyordu. Duman tütmesin ve düşman topçusu yerlerini tespit etmesin diye yemekler genellikle gece pişiriliyor ve dağıtılıyordu.
Susuzluk: Açlıktan Daha Beter
1915'in Ağustos sıcağında, Anafartalar ve Conkbayırı'nda asıl düşman açlık değil, susuzluktu. Su kaynakları sınırlıydı, kuyuların çoğu kirlenmişti veya ateş hattındaydı.
Bir matara su, bir altın değerindeydi. Askerler, dudaklarını ıslatmak için sabah çiylerini yalamak zorunda kalıyorlardı. Bu susuzluk anlarında, karşılıklı siperlerden birbirine su matarası fırlatan askerlerin hikayeleri, insanlığın savaşta bile ölmediğinin kanıtıydı.
Sonuç: Ruhun Doyduğu Yer
Çanakkale Savaşları’nda beslenme, sadece biyolojik bir ihtiyaç değil, bir moral meselesiydi. Sıcak bir tarhana çorbası, annesinin köyden gönderdiği bir avuç kuru üzüm veya komutanın ikram ettiği bir parça şeker, askere "Unutulmadın, devletin ve milletin arkanda" mesajını veriyordu.
Evet, bazen aç kaldılar. Bazen taş gibi peksimeti kemirdiler. Ama Çanakkale’de Türk askerini ayakta tutan şey, midesindeki lokmadan çok, yüreğindeki inançtı. Siperdeki o sofralar, yokluğun değil, paylaşmanın ve direncin sofralarıydı.
Kaynakça
Kitaplar ve Resmi Yayınlar:
-
ATASE (Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı) Arşivi. Çanakkale Savaşı Lojistik Faaliyetleri Raporları.
-
Özakman, Turgut. Diriliş: Çanakkale 1915. Bilgi Yayınevi, 2008. (Syf. 112-145: İkmal ve iaşe detayları).
-
Münim Mustafa. Cepheden Cepheye: Bir Yedek Subayın Anıları. (Askerin günlük yaşamı ve yemek kültürü üzerine birinci elden tanıklıklar).
-
Haldun, Müderrisoğlu. Çanakkale Savaşı'nda Lojistik ve İaşe. (Akademik inceleme).
Makaleler ve Web Kaynakları:
-
Çanakkale Savaşları Enstitüsü: "Çanakkale Muharebeleri Sırasında Türk Ordusunun İaşe Durumu". Erişim Linki
-
Australian War Memorial: Rations and Nutrition on Gallipoli. (Anzak tarafının beslenme durumu üzerine arşiv belgeleri). Erişim Linki