Tarih: M.Ö. 3. yüzyıl. Karanlık bir Akdeniz gecesinde, Mısır’ın zenginliklerine ulaşmaya çalışan bir tüccar gemisinin kaptanı olduğunuzu hayal edin. Nil Deltası’nın kıyıları sinsi ve dümdüzdür. Ufukta ne bir dağ ne de bir kaya vardır; karayı gördüğünüz an, aslında karaya oturmuşsunuz demektir. Denizcilerin korkulu rüyası olan bu kıyılar, antik çağın en büyük mühendislik harikalarından birinin doğuşuna sahne olacaktı. Bulutların arasından süzülen ay ışığı yetersiz kaldığında, ufukta insan yapımı bir "yıldız" parlamaya başlardı. Bu, Giza Piramitleri’nden sonra insan elinden çıkmış en yüksek yapı, deniz fenerlerinin atası ve dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye feneri (Pharos)'ydi. Gelin, Büyük İskender’in rüyasıyla başlayan, aynaların sihriyle büyüyen ve suların altında sessizliğe gömülen bu taş devin hikayesine yakından bakalım.
Bir kralın emri, bir mimarın kurnazlığı
Büyük İskender şehri kurmuş, ancak bitmiş halini görememişti. Onun generallerinden biri olan ve Mısır’da krallığını ilan eden I. Ptolemaios, başkent İskenderiye’nin liman girişindeki küçük Pharos adasına devasa bir fener yapılmasını emretti. Amaç sadece gemilere yol göstermek değil, Mısır’ın gücünü ve zenginliğini dosta düşmana ilan etmekti.
İnşaat tam 12 yıl sürdü ve o dönemin parasıyla 800 talent (yaklaşık 23 ton gümüş) harcandı. Bu, bugünün parasıyla milyar dolarlık bir bütçeydi.
Fenerin mimarı, Knidoslu (Datçalı) Sostratos idi. Sostratos, yapının o kadar muazzam olacağını biliyordu ki, adının sonsuza dek yaşamasını istiyordu. Ancak Kral Ptolemaios, fenerin üzerine sadece kendi adının yazılmasını emretmişti.
Sostratos, tarihin en zeki mimari hilelerinden birini yaptı. Fenerin kaidesindeki mermere kendi adını kazıdı: "Knidoslu Sostratos, denizlerin kurtarıcısı tanrılara ithafen."
Sonra bu yazının üzerini, zamanla aşınacak olan alçıyla kapladı ve alçının üzerine Kral’ın adını yazdı. Yıllar geçti, rüzgar ve yağmur alçıyı eritti; Kral’ın adı silindi ve alttan Sostratos’un adı çıkarak ölümsüzleşti. Mimar, zamanın gücünü Kral’ın gücüne tercih etmişti.
Üç katlı betonarme pasta
İskenderiye feneri, bugünkü modern fenerlere hiç benzemiyordu. O, daha çok fütüristik bir gökdeleni andırıyordu. Yaklaşık 135 metre (40-45 katlı bir bina) yüksekliğindeydi. Yapı üç farklı geometrik şeklin üst üste oturtulmasıyla oluşmuştu:
-
Alt kat: Kare şeklinde, içinde yüzlerce odanın bulunduğu devasa bir kaide. Burada askerler, fener görevlileri ve yük hayvanları barınırdı.
-
Orta kat: Sekizgen şeklinde, yukarı doğru daralan bir gövde.
-
Üst kat: Silindir şeklinde, ateşin yandığı ve o meşhur aynanın bulunduğu tepe noktası.
En tepede ise denizlerin tanrısı Poseidon’un (veya bazı kaynaklara göre Zeus’un) devasa bir heykeli şehri selamlıyordu. Yapının içi o kadar genişti ki, yakıt taşıyan yüklü hayvanlar, döner bir rampa sayesinde en tepeye kadar çıkabiliyordu.

Aynaların sırrı ve "gemileri yakan" efsane
Fenerin asıl mucizesi yüksekliği değil, ışığıydı. Gündüzleri, tepesindeki devasa cilalı bronz ayna, güneş ışığını yansıtarak gemilere yol gösteriyordu. Geceleri ise reçine ve yağla beslenen dev bir ateş yakılıyordu.
Antik kaynaklar, bu ışığın 50 kilometre (yaklaşık 30 mil) öteden görülebildiğini yazar. Bu, o dönem için "sihir" demekti.
Hatta bu aynanın o kadar gelişmiş olduğu söyleniyordu ki, efsanelere göre fenerin bekçileri bu aynayı kullanarak güneş ışığını odaklar ve şehre yaklaşan düşman gemilerini daha denizdeyken yakarlardı. Bir başka efsaneye göre ise bu ayna, büyüteç etkisi yaparak İstanbul’daki (Konstantinopolis) olayları bile gösterebiliyordu. Elbette bunlar antik çağın abartılı "şehir efsaneleri"ydi ama fenerin teknolojisinin insanları ne kadar büyülediğini kanıtlıyordu.
İnsan değil, doğa yıktı
İskenderiye feneri, yüzyıllar boyunca ayakta kaldı. Romalılar onu tamir etti, Araplar ona hayran kaldı. Arap gezginler, fenerin üzerindeki mekanik heykellerden bahseder; rüzgarın yönünü gösteren, güneşin hareketine göre dönen ve saat başı ses çıkaran otomatlar...
Ancak Mısır’ın hareketli fay hatları, bu taş devin sonunu hazırladı.
-
956 Depremi: Fenerin üst kısmı çatladı ve hasar gördü.
-
1303 ve 1323 Depremleri: Girit merkezli bu devasa depremler, feneri yerle bir etti. O muazzam kule, artık bir taş yığınına dönüşmüştü.
Ünlü gezgin İbn-i Battuta 1349’da İskenderiye’ye geldiğinde, fenerin harap halini görmüş ve "Kapısına bile girmek mümkün değil" diye not düşmüştü.
Taşların dönüşümü: Kayıtbay kalesi
Yıkılan fenerin taşları ne oldu? 1480 yılında Memlük Sultanı Kayıtbay, İskenderiye’yi Osmanlı tehdidine karşı korumak için bir kale yaptırmaya karar verdi. Malzeme aramakla uğraşmadı; fenerin yıkıntıları oradaydı.
Bugün İskenderiye limanında turistlerin ziyaret ettiği Kayıtbay kalesi, aslında İskenderiye feneri’nin "reenkarne" olmuş halidir. Kalenin duvarlarına dokunduğunuzda, aslında dünyanın yedi harikasından birine dokunmuş olursunuz.

Sualtındaki hazine: 1994 keşfi
Yıllarca fenerin tamamen yok olduğu sanıldı. Ancak 1994 yılında Fransız arkeolog Jean-Yves Empereur ve ekibi, liman sularına daldığında nefes kesici bir manzarayla karşılaştı.
Denizin dibi, devasa granit bloklar, sütunlar ve sfenkslerle doluydu. Fenerin tepesindeki o meşhur heykeller ve gövdesinden kopan parçalar, binlerce yıldır balıklara ev sahipliği yapıyordu. Bu keşif, fenerin efsane değil, somut bir gerçek olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bugün bu alanın bir sualtı müzesine dönüştürülmesi planlanıyor.
Sonuç: Dillerde yaşayan miras
İskenderiye feneri fiziksel olarak yok olsa da, kelimelerde yaşamaya devam ediyor.
Fransızca'da deniz feneri "phare", İtalyanca ve İspanyolca'da "faro", Portekizce'de "farol" kelimeleri, hep fenerin bulunduğu "Pharos" adasından gelir. Hatta bizim dilimizdeki "far" (araba farı) kelimesi bile bu kökten türemiştir.
Antik dünyanın bu gökdeleni, insanoğlunun karanlığa meydan okuma arzusunun en somut kanıtıydı. Taşları dağılmış, aynası kırılmış olsa da, onun yaktığı ışık tarih sayfalarında hala parlamaya devam ediyor.
Kaynakça
Kitaplar:
-
Clayton, Peter A. & Price, Martin J. The Seven Wonders of the Ancient World. Routledge, 1988. (İskenderiye feneri'nin mimarisi ve tarihi üzerine detaylı akademik inceleme - Sayfa 138-157).
-
Empereur, Jean-Yves. Alexandria Rediscovered. British Museum Press, 1998. (Sualtı kazılarını ve buluntuları anlatan birincil kaynak).
-
Şengör, A.M. Celal. Bilgiyle Sohbet. İş Bankası Kültür Yayınları. (Antik çağda bilim ve İskenderiye kütüphanesi/feneri bağlamı).
Makaleler ve ansiklopediler:
-
Britannica: Lighthouse of Alexandria. Erişim linki
-
Smithsonian Magazine: Seven Wonders of the Ancient World: The Lighthouse of Alexandria. (Tarihsel anekdotlar ve Sostratos hikayesi).
-
Behrens-Abouseif, Doris. "The Islamic History of the Lighthouse of Alexandria". Muqarnas, 2006. (Fenerin arap/islam dönemindeki durumu ve Kayıtbay kalesi'ne dönüşümü). Makale linki
Web kaynakları:
-
Unesco: Underwater Heritage of Alexandria. (Sualtı mirasının korunması raporları).
-
Arkeofili: İskenderiye Feneri Hakkında Bilmeniz Gerekenler.