Ürdün'ün güneyindeki kurak vadilerde, rüzgarın binlerce yıldır kumtaşlarına fısıldadığı bir sır vardı. Yüzyıllar boyunca sadece yerel Bedevilerin bildiği, Batı dünyasının ise "efsane" sandığı bu sır, güneş ışığının açısına göre pembe, kırmızı ve turuncu renklere bürünen devasa bir hayalet şehirdi. 7 Temmuz 2007'de milyonların oyuyla "Dünyanın Yeni 7 Harikası"ndan biri seçildiğinde, aslında Petra yeni bir şöhrete kavuşmuyordu; sadece hak ettiği tacı geri alıyordu. Hollywood filmlerinde macera arayan arkeologların (Indiana Jones gibi) son durağı olarak gördüğünüz bu yer, aslında bir film setinden çok daha fazlası. O, bir zamanlar çölde suyu yöneten, kayayı hamur gibi yoğuran ve Romalılara kafa tutan Nebatilerin taştan rüyası. Gelin, daracık bir kanyondan geçip, binlerce yıllık bu "Gül Şehri"nin tozlu ve gizemli hikayesine adım atalım.
Dar geçidin sonundaki sürpriz: Siq ve Hazine

Petra'ya girmek, başlı başına bir gerilim filmi sahnesi gibidir. Şehre doğrudan açık bir kapıdan girmezsiniz. Yaklaşık 1.2 kilometre uzunluğunda, yer yer gökyüzünün bile görünmediği kadar dar ve yüksek kayaların oluşturduğu "Siq" adı verilen doğal bir kanyondan yürümek zorundasınız.
Gölge ve serinlik içinde, kıvrıla kıvrıla ilerleyen bu yolculuk, insanda "Acaba yolun sonunda ne var?" merakını zirveye taşır. Ve tam o anda, kanyonun bittiği o son virajda, karanlığın içinden göz kamaştırıcı bir aydınlık belirir. Kayaya oyulmuş 40 metre yüksekliğindeki o muazzam cephe: El-Hazne (The Treasury).
Burası Petra'nın en ikonik yapısıdır. Sütunları, heykelleri ve detaylarıyla Helenistik ve Doğu sanatının kusursuz bir sentezidir. İsmi "Hazine" olsa da, aslında içinde altın veya mücevher yoktur. Bu isim, yapının tepesindeki taş urnada (vazo) bir firavunun hazinesinin saklı olduğuna inanan Bedevilerin, hazineyi düşürmek umuduyla vazoya tüfekle ateş etmelerinden gelir. (Urnanın üzerindeki kurşun izleri bugün hala görülebilir). Aslında burası, muhtemelen bir Nebati kralı (III. Aretas) için yapılmış bir anıt mezardır.
Çölün tüccar mimarları: Nebatiler kimdi?
Peki, bu muazzam şehri kim inşa etti? M.Ö. 400'lerde tarih sahnesine çıkan Nebatiler, aslında göçebe bir Arap kavmiydi. Çadırda yaşayan, hayvancılıkla uğraşan bu insanlar, nasıl oldu da dünyanın en büyük taş ustalarına dönüştüler?
Cevap "ticaret"ti. Petra, Antik Dünya'nın en önemli ticaret otoyolu olan "Tütsü Yolu"nun kavşak noktasıydı. Çin'den gelen ipek, Hindistan'dan gelen baharat ve Arabistan'dan gelen tütsüler burada toplanır, buradan Mısır'a, Suriye'ye ve Yunanistan'a dağılırdı. Nebatiler, kervanlardan aldıkları vergiler ve sundukları güvenli konaklama hizmetiyle inanılmaz bir servet kazandılar.
Zenginleştikçe, göçebe çadırlarını bırakıp kalıcı eserler bırakmak istediler. Ancak çölün ortasında bina yapmak için malzeme taşımak zordu. Onlar da kolayı (veya en zoru) seçtiler: Malzeme taşımak yerine, dağın kendisini oydular. Petra'daki yapılar "inşa edilmemiştir", yukarıdan aşağıya doğru "yontulmuştur". Bu, hata kabul etmeyen bir mühendisliktir; tek bir yanlış çekiç darbesi, tüm sütunu yıkabilirdi.
Çölü dize getiren mühendislik: Su yönetimi
Petra'nın asıl mucizesi, estetik binaları değil, görünmeyen altyapısıdır. Çölün ortasında, yılda sadece birkaç kez yağmur yağan bir bölgede, 30.000 kişilik bir şehri nasıl yaşatırsınız?
Nebatiler, hidrolik mühendisliğinin dâhileriydi. Kışın yağan ani ve şiddetli yağmurları (sel sularını) boşa harcamamak için devasa barajlar, sarnıçlar ve kilometrelerce uzanan seramik boru hatları inşa ettiler. Suyu sadece içmek için değil, tarım yapmak ve şehri süsleyen havuzları doldurmak için de kullandılar.
Şehrin etrafındaki kayalara oyulmuş kanallar, suyu yönlendiriyor ve basıncını ayarlıyordu. Romalılar şehri ele geçirdiklerinde bile Nebatilerin bu su sistemine hayran kalmış ve onu kullanmaya devam etmişlerdi.
Kayıp yüzyıllar ve kılık değiştiren kaşif
Petra, M.S. 106 yılında Roma İmparatorluğu tarafından ilhak edildi. Bir süre daha önemini korusa da, ticaret yollarının değişmesi ve M.S. 363 ile 551 yıllarında yaşanan yıkıcı depremler, şehrin sonunu getirdi. Şehir terk edildi, kuma gömüldü ve Batı dünyası için haritadan silindi. Yüzyıllar boyunca sadece yerel Bedeviler bu "Gül Şehri"nin yerini biliyor, yabancıların girmesine izin vermiyorlardı.
Ta ki 1812 yılına kadar.
İsviçreli gezgin Johann Ludwig Burckhardt, Kahire'den Şam'a giderken, yerlilerin "kayaların arasında saklı harika bir antik kentten" bahsettiğini duydu. Oraya bir Hristiyan veya Avrupalı olarak girmesi imkansızdı; öldürülebilirdi.
Burckhardt, mükemmel Arapçasıyla kılık değiştirdi. Kendini "Şeyh İbrahim" adında, Hindistan'dan gelen bir Müslüman bilgin olarak tanıttı. Rehberine, Harun Peygamber'in (Hz. Musa'nın kardeşi, mezarının Petra yakınlarında olduğuna inanılır) makamında kurban adamak istediğini söyledi. Siq kanyonundan geçerken heyecanını gizlemek zorundaydı. El-Hazne'yi gördüğünde şok oldu ama şüphe çekmemek için ne not alabildi ne de çizim yapabildi. Sadece kurbanını kesip hızla oradan uzaklaştı. Onun bu cesur ve kısa ziyareti, Petra'yı yeniden dünya sahnesine çıkardı.
Ölülerin ve dirilerin şehri
Petra denince akla hemen El-Hazne gelir ama şehir bundan ibaret değildir. Burası devasa bir nekropoldür (mezarlık). Şehirde 500'den fazla kaya mezarı bulunur. Bunların en görkemlileri, dağın yamacına oyulmuş Kraliyet Mezarlarıdır. Renk cümbüşü en çok burada görülür; kumtaşının içindeki demir, manganez ve diğer mineraller, kayalara doğal bir ebru sanatı gibi desenler vermiştir.
Ancak Petra sadece ölüler için değildi. Tıpkı Roma'daki gibi devasa bir amfitiyatro da kayalara oyulmuştu. 8.000 kişi kapasiteli bu tiyatro, Nebatilerin kültürel yaşamının canlılığını gösterir. Ayrıca Manastır (Ad-Deir) adı verilen, El-Hazne'den daha büyük ama daha az süslü yapı, şehrin en yüksek ve en zorlu (yaklaşık 800 basamaklı) noktasında ziyaretçilerini bekler.
Sonuç: Zamanın taşa kazınmış hali
Bugün Petra'yı ziyaret edenler, sadece güzel fotoğraflar çekmekle kalmaz, aynı zamanda insan azminin sınırlarına tanıklık ederler. Nebatiler, doğaya rağmen değil, doğayla bütünleşerek bir medeniyet kurdular.
Güneş batarken kayaların rengi pembeden koyu mora dönerken, Petra tekrar sessizliğine gömülür. Depremler sütunlarını yıkmış, rüzgar heykellerin yüzünü silmiş olabilir; ama o çölün ortasında, kayaların koynunda, insanlığın ortak mirasının en parlak mücevheri olarak parlamaya devam ediyor. Burckhardt'ın 200 yıl önce titreyerek araladığı o perde, bugün tüm dünyanın hayranlıkla izlediği bir sahneye dönüşmüştür.
Kaynakça
Kitaplar:
-
Taylor, Jane. Petra and the Lost Kingdom of the Nabataeans. I.B. Tauris, 2001. (Nebatilerin tarihi ve Petra'nın mimarisi üzerine kapsamlı kaynak - Sayfa 45-80).
-
Markoe, Glenn. Petra Rediscovered: Lost City of the Nabataeans. Harry N. Abrams, 2003. (Şehrin yeniden keşfi ve arkeolojik bulgular).
-
Burckhardt, John Lewis. Travels in Syria and the Holy Land. (Petra'yı keşfeden seyyahın orijinal anıları, 1822 basımı).
Makaleler ve Raporlar:
-
UNESCO World Heritage Centre: Petra. (Dünya Mirası listesine alınma kriterleri ve koruma durumu). Erişim Bağlantısı
-
National Geographic: Petra: The Rose-Red City. (Su mühendisliği ve kültürel yapı üzerine makale).
-
Ortloff, Charles R. "The Water Supply and Distribution System of the Nabataean City of Petra". Cambridge Archaeological Journal, 2005. (Su sisteminin teknik analizi).
Web Kaynakları:
-
Smithsonian Magazine: The Engineering of Petra.
-
New7Wonders Foundation: Petra - Jordan. (2007 oylama sonuçları ve tanıtımı).