Veba'nın Gölgesinde Bir Ses: İbnü'l-Hatîb ve Bulaşmanın Cesur Keşfi

Veba'nın Gölgesinde Bir Ses: İbnü'l-Hatîb ve Bulaşmanın Cesur Keşfi

15.01.2026 - 01:55:00

Tarih 1348. Gökyüzü gri, sokaklar sessiz, ancak bu sessizlik huzurdan değil, dehşetten kaynaklanıyor. Çin’den yola çıkan, İpek Yolu’nun kervanlarına sızan ve Ceneviz gemilerinin fareleriyle Akdeniz’e inen görünmez bir katil, bilinen dünyayı kasıp kavuruyor: Kara Ölüm (Veba). Avrupa nüfusunun üçte birini silecek olan bu felaket kapıya dayandığında, dönemin doktorları çaresizdi. Kimi "gezegenlerin kötü dizilişini" suçluyor, kimi "havadaki kötü kokuların (miasma)" zehir saçtığını söylüyordu. Dini otoriteler ise bunu "Tanrı'nın bir cezası" olarak görüyor ve "bulaşma" fikrini reddederek kaderci bir teslimiyeti öğütlüyordu. İşte tam bu kaosun ortasında, Endülüs’ün son kalesi Gırnata’da (Granada), Elhamra Sarayı’nın kızıl duvarları arasında bir adam, kalabalıkların ve otoritelerin aksine, gözlerini gökyüzüne değil, yeryüzüne dikmişti. O, sadece bir vezir veya şair değil, tıbbın korkusuz kalemiydi: Lisânüddin İbnü'l-Hatîb. Bugün modern tıbbın "karantina" ve "izolasyon" dediği kavramları, mikroskobun icadından yüzlerce yıl önce, ölüm tehditlerine rağmen savunan bu Endülüslü dâhinin hikayesine kulak verin.

Kızıl Sarayın Bilge Veziri

İbnü'l-Hatîb, Gırnata Emirliği’nin hem beyni hem de kalbiydi. Sultanın sağ kolu, ünlü bir tarihçi ve keskin bir zekaya sahip bir hekimdi. Ancak 1348 yılında veba Gırnata’ya ulaştığında, saraydaki debdebe yerini cenaze dualarına bıraktı.

İnsanlar patır patır ölüyordu. O dönemdeki yaygın dini görüşe göre, vebadan kaçmak günahtı, çünkü hastalık Allah’ın takdiriydi. Hatta "hastalığın bir başkasına bulaşabileceği" fikri, bazı hadis yorumlarına dayandırılarak reddediliyordu.

Ancak İbnü'l-Hatîb bir bilim insanıydı ve gördükleri, duyduklarıyla çelişiyordu. O, bir dedektif gibi iz sürdü.

Gözlem: "Kıyafetler Bile Öldürüyor!"

İbnü'l-Hatîb, hastaları ve ölümleri tek tek analiz etti. Fark ettiği şey tüyler ürperticiydi:

  • Hasta olanlarla temas edenler ölüyordu.

  • Tecrit halinde yaşayan, dışarıyla bağını koparanlar (örneğin bazı Sufi toplulukları veya dağ köylüleri) hayatta kalıyordu.

  • Daha da ilginci; ölen birinin kıyafetini giyen, yatağında yatan veya takısını takan kişi, kısa süre sonra aynı belirtilerle can veriyordu.

Bu gözlemler, o güne kadar kabul edilen "bozuk hava" teorisini çürütüyordu. Eğer sorun sadece havada olsaydı, herkesin aynı anda hasta olması gerekirdi. Oysa hastalık, bir "temas" zinciri izliyordu.

Cesur Risale: "Mukni'atü's-Sâil"

İbnü'l-Hatîb, tüm kariyerini ve belki de hayatını riske atarak, tıp tarihinin en önemli metinlerinden birini, Mukni'atü's-Sâil (Soruyu Soranı İkna Edici Risale) adlı eserini kaleme aldı.

Bu risalede, dogmalara karşı bilimin kılıcını şöyle çekti:

"Bulaşma fikrini reddedenlere derim ki: Bulaşmanın varlığı; tecrübe, inceleme, duyular ve gözlem yoluyla sabittir. Hasta ile karışanların hastalandığını, karışmayanların ise sağ kaldığını açıkça görüyoruz. Hatta bir küpenin takılmasıyla bile hastalığın geçtiğine şahit olduk."

Bu cümleler, 14. yüzyıl için bir devrimdi. İbnü'l-Hatîb, dini metinlerin yanlış yorumlandığını, "akıl ve gözlemin" inançla çelişmeyeceğini, aksine hayat kurtaracağını haykırıyordu. O, "Adwa" (Bulaşma/Enfeksiyon) teorisini, mikrop teorisinden asırlar önce, mantıksal tümevarımla kanıtlamıştı.

Siyasetin Kıskacında Acı Bir Son

Ne yazık ki, İbnü'l-Hatîb’in zekası, düşmanlarını da çoğaltmıştı. Hem siyasi rakipleri hem de onun "geleneksel görüşlere aykırı" fikirlerinden rahatsız olan bağnaz çevreler, Sultan ile arasını açmayı başardılar. Gırnata’dan sürgün edildi ve Kuzey Afrika’ya, Meriniler’in başkenti Fas’a (Fez) sığındı.

Ancak kaderin cilvesine bakın ki, vebadan binlerce insanı kurtaracak reçeteyi yazan bu adam, siyasi entrikaların zehrinden kurtulamadı. "Zındıklık" ve "sapkınlık" gibi asılsız suçlamalarla hapse atıldı. 1374 yılında, hücresine giren cellatlar tarafından boğularak öldürüldü. Bazı kaynaklar, cesedinin yakıldığını bile yazar.

Tarihin Tozlu Sayfalarından Çıkan Miras

İbnü'l-Hatîb öldürüldü ama fikirleri ölmedi. Onun yazdıkları, İslam tıbbının son büyük parlamalarından biriydi. Avrupalı hekimler yüzyıllar sonra "mikrop"u keşfettiklerinde, aslında Endülüslü bir vezirin 500 yıl önce işaret ettiği gerçeği doğruluyorlardı.

Bugün Gırnata’da, Elhamra’nın gölgesinde İbnü'l-Hatîb’in bir heykeli bulunur. Elinde bir kitap, gözleri ufka bakar. O, sadece bir veba doktoru değil; bilimin, "görünen gerçek" karşısında susmaması gerektiğinin simgesidir. Pandemi dönemlerinde taktığımız her maskede, uyguladığımız her sosyal mesafede, aslında onun yüzyıllar önce yankılanan sesinin bir onayı vardır.

Karanlık çağlarda bir mum yakan bu cesur adam, bize şunu öğretir: Gerçek, bazen en tehlikeli, ama en şifalı ilaçtır.


Kaynakça

Yerli Kaynaklar:

  • TDV İslâm Ansiklopedisi: İBNÜ’l-HATÎB, Lisânüddin - Hayatı ve Eserleri - (Cilt 21, Sayfa 79-82).

  • Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar: İslam Bilim Tarihi, (Tıp ve Biyoloji Bölümü).

  • DergiPark (Tıp Tarihi Araştırmaları): Endülüs Tıbbında Veba ve İbnü'l-Hatîb'in Görüşleri.

Yabancı Kaynaklar:

Web Kaynakları:

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: